
Ellerimi hiç bırakma…
Bir gürültü koptu ve aniden girdi içeri ses. Zorla olmuyor hiçbir şey. Zorla gözler görmüyor, kulak duymuyor, dil konuşmuyor, ayak gitmiyor. Zor la olmuyor, zor tek başına bırakılıyor. Çağırılıyor ve geri çevriliyor. Böylece gelgitler başlamış oluyor. Yüreğim kabarıyor, gözlerim kararıyor. Fırtına yaklaşıyor galiba…
Sessizlik susuyor. “Sabret” diyor içinden, “henüz değil”…
“Ama ellerini hiç bırakma, sıkıca tutun bu boşlukta. Var olan neye rastlarsan ona tutun, onu tut. Unutma ki tüm varlıklar seni gerçek varlığa götürecektir. Ama sakın illüzyonlarla gerçekleri birbirine karıştırma. İkisini ayırabilmek için kitabını kullan. Gerekirse asanı yere at ve gerisini O’na bırak.”
Derken bir gürültü daha kopuyor. Fırtına hep gürültüyle geliyor. Gürültü dediğin sesler karmaşasıdır. Ruhtan yoksun, anlamdan yoksun titreşimlerin faydasız mücadelesi… Ne yapmaya çalışıyor bu ses, bilmiyorum. Ama görünen o ki ortalığı karıştırıyor. Bir toz bulutu kaldırıyor. Galiba amacı da toz bulutu kaldırmak. Tozu dumana katıp gözleri yanıltmak. Çünkü bu oyunu açıkça oynayacak kadar cesur değil. Çünkü kaybedeceğini o da iyi biliyor. Ve çevirdiği bin bir dalavere ile karşısındakini oyuna getirip işin içinden sıyrılmaya bakıyor.
Sessizliğin görünmez kelimeleri karşılıyor onu. Tüm zırhlarını kuşanmış bekliyorlar. İlk emri bekliyorlar. Sessizlik kitabı açıyor ve ilk emri gösteriyor onlara. Önce “oku” diyor, “sonra konuş”. Bir okursan bir konuşursun, çok okursan çok susarsın. Eğer çok susarsan sessizlik olursun.
Ve fırtına farkında olmadan ardından yağmuru getiriyor. Bak gökten yağmur damlaları inmeye başladı bile toz bulutunun üzerine. Hava temizleniyor, yerler yıkanıyor. Etrafı mis gibi toprak kokusu kaplıyor. İnan ki, karanlık dağılacak ve güneş tekrar sıcak yüzünü bize gösterecek. Yeter ki sen inan ve ona güven. O kendisine inananları asla yarı yolda bırakmaz.
Ellerini bırakma!
Lütfen ellerimi hiç bırakma…
Ve sustu kelimeler; konuştu sessizlik.
Dedi: “…”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder